6 Kasım 2025 Perşembe

Dinginlik



Dinginlik  🌿

Bir şeyleri değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtim.

Çünkü değiştirmeye çalıştığım çoğu şey benim dışımda bir düzene aitmiş.

İnsanlar, olaylar, zaman...

Hiçbiri benim kontrolümde değil.

 

Her şeyin kendi yolunda, kendi ritminde aktığını gördüm.

Meğer yaşam direnmek değilmiş;

bazen sadece akışa izin vermekmiş.

 

Artık sessizliğin sesini duyuyorum.

Bir rüzgâr estiğinde,

yaprakların arasında saklı duran o huzuru hissediyorum.

İşte ben o huzurun içinde yürüyorum.

Ne geleceğe dair bir acelem var, ne de geçmişe sitemim;

varoluşun kendi ritmiyle aynı hizadayım.

 

Kimseyi dönüştürmek istemiyorum artık.

Herkes kendi zamanı kadar olgun,

kendi yarası kadar sessiz,

kendi hikâyesi kadar eksik ve güzel.

Artık biliyorum.

Ve bilişin kendisi bile sessiz bir kabulleniş.

 

Kalbim artık telaşsız.

Sözlerim bir yere yetişmeye çalışmıyor.

Her şey olması gerektiği kadar yerli yerinde,

olması gerektiği gibi dingin.

 

Dingin olmak vazgeçmek değil;

dünyayı olduğu haliyle sevebilmekmiş.

Kendini ve yaralarını da.

Hiçbir şeyin eksik olmadığını,

her şeyin zaten çoktan tamam olduğunu fark etmekmiş.

 

Ve şimdi…

hayatı değiştirmeye çalışmadan,

onunla aynı ritimde nefes alıyorum.

Ne geri çekiliyorum hayattan,

ne de ona karşı duruyorum.

Sadece onunla birlikte akıyorum;

bilerek, hissederek ve şükrederek.

Dünyanın kalp atışına karışıyorum.

Sadece varım.

Sadece dinginim.


Öz., Kasım 5, 2025

Fotoğraf: Öz., Aralık 2019, Kampüs


3 Kasım 2025 Pazartesi

İş Çıkışı İçsel Bir Monolog

 


İş Çıkışı İçsel Bir Monolog

 

Mesai bitti. Okuldan çıktım, metroya doğru yürüyorum. Kulağımda M. Yılmazyıldırım’dan “İzler” çalıyor. Bu şarkıda özellikle kemanın tınısını seviyorum. Dinlerken; bir başkaldırıdan sonra gelen kabullenişi, içsel bir yolculuğu ve ardından gelen dinginliği hissediyorum… “Hüzünlü bir veda ile kaybolup gideyim” diyor. Ah, ne çok isterdim ben de gitmeyi…

Bana bir de şu şiiri hatırlatıyor:


“Bir misafirliğe gitsem

Bana temiz bir yatak yapsalar

Her şeyi, adımı bile unutup, uyusam…

Kalktığımda yatağım hâlâ lavanta koksa

Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar

Nerede olduğumu hatırlamasam

Hatta adımı bile unutsam…”

 

Ben de adımı unutsam. Soru sormasalar… Tanımadığım sokaklarda yürüsem…

Ama metroya doğru yürüyorum. İnsanların yüzlerine bakmıyorum; sadece iş çıkışı telaşını, hızlı adımlarını izliyorum. Bilimsel bir açıklığı var mıdır? bilmiyorum ama bence insanlar, önlerinde hızlı yürüyen başkaları varsa, ritmi yakalayıp hızlanıyorlar. Ben ise tam tersi; adımlarım yavaş, kendi ritmimde.

Yürürken aklıma Sait Faik’in “iş avutur” sözü geliyor. Tüm bu insanlar için de geçerli mi? bilmiyorum. Yüzlerindeki o yorgunluğu görüyorum. Belki de Tanpınar’ın dediği gibi insan beyhude çalışırsa çabuk yorulur. İşe anlam katmak önemli. Ama kim hatırlayacak bunu, iş çıkışı koşturan insanlar arasında?

Belki de yorgunlukları yalnızca işten kaynaklanmıyordur. Belki kalplerindeki kırgınlıklar, sessizce biriken özlemler, söylenmemiş sözler, yarım kalmış hayaller ve uykusuz gecelerin sessiz yükü ile birleşiyordur. Her adım, sadece iş temposunun değil; geçmişin yükü, geleceğin belirsizliği ve bugünün ağırlığıyla da doludur. İnsanlar bu ağır yükleri taşırken, yüzlerinde gördüğüm o yorgunluk; yalnızca bedenin değil, ruhun yorgunluğudur. Fark edilmeyen bir mücadelenin… sessizce taşınan bir yükün gölgelerde saklanan ağırlığının… sessiz çığlığın… ruhun derinliklerinin yorgunluğu…

Sağımdan ve solumdan insanlar geçiyor; benim adımlarım ise hâlâ ağır. Asansör kullanmak istemiyorum, yürüyen merdivende de yürümüyorum; sağda bekliyorum. Bu sefer karşı merdivendeki insanlara bakıyorum. Aynı telaş, aynı hız… Oysa hayatın hızlı temposu içinde yavaşlamak, gözlemlemek ve kendinle bağ kurmak güzeldi. Solumdan insanlar hızlıca merdivenden iniyor. Sanırım tren yaklaştı. Bir treni kaçırmışım, diğerine binmişim, oturmuşum, oturmamışım, artık hiç fark etmiyor.

Önümden tren hızlıca geçiyor; ışığını izlemeyi seviyorum. Bir film şeridi gibi… Geçmiş, tünelin duvarlarından sıyrılıp yüzüme dokunuyor.

Sonraki trene biniyorum. Ayaktayım. Camdan gözlerimin içine bakıyorum. Gözlerimin içine bakmayalı çok mu oldu diye düşünüyorum. Ben bunları düşünürken metro karanlığın içinden akıyor; ışıklar cama vuruyor, geçmiş gözlerimden süzülüyor, ruhumun derinliklerinden geçip hatıraları uyandırıyor. Çocukluğum, eski bir yaz akşamı, yarım kalan bir cümle beliriyor. Hepsi bir anda gözlerimin önünde dans ediyor.

Her istasyonda bir ışık çakıyor ve ben o ışıkların arasında kendimle baş başa kalıyorum: bir uyanış, bir hatırlayış… Her ışık, sadece tüneli değil, kalbimi de aydınlatıyor. Hayallerimi, tutkularımı, başardıklarımı ve başaramadıklarımı hatırlıyorum. “Neden böyle oldu?” duygusu… Camın ardında bir bakışa yakalandığım an, içimdeki sessizlik dağılmaya başlıyor.

Gideceğim yere varmışım; henüz hayallerime varamasam da… Bugün o ışıklar, sadece tünelin değil, içimin de haritası oldu.

 

Öz., Ekim 31, 2025

Fotoğraf: Öz., Metro, Göztepe-Kadıköy/İstanbul, Ekim 14, 2025


24 Ekim 2025 Cuma

Rüzgârla Savrulan İncelikler ya da Sadece Otlar

 


Rüzgârla Savrulan İncelikler ya da Sadece Otlar

 

Şu videodaki otların önünden geçeriz çoğu zaman.

Hayatın telaşında onları hiç fark etmeden…

Bir yol kenarında, bir tarlanın ucunda, gözümüzün kenarında kalırlar hep.

Tıpkı farkına varamadığımız sessiz güzellikler gibi…

 

Oysa ben onları durup izlemeyi severim.

Rüzgârla savrulurken gökyüzüne uzanan narin başları,

Bir an birbirine çarpıp sonra kendi yalnızlıklarına dönmeleri…

Direnmeden, şikâyet etmeden;

Eğilip bükülür, sonra yeniden doğrulurlar.

Sanki rüzgârla kavga etmeyi değil, onunla konuşmayı seçmiş gibidirler.

 

İnsan böyle olamıyor işte.

Zamana, değişime, kendine direniyor.

Akışa değil, savaşa inanıyor.

Belki bu yüzden yorgunuz, belki bu yüzden hiçbir şeyi fark edemiyoruz.

Bir gün bitiyor, ardından bir diğeri geliyor,

Ve biz o iki günün arasına hiçbir anlam sığdıramıyoruz.

 

Dünya hızlı.

Bizler ise koşturuyoruz;

Hep bir yere yetişme telaşında, hep bir sonraki anın peşinde.

Adımlarımız hızlı, bakışlarımız kısa, düşüncelerimiz sığ.

Durmak artık lüks, güzellikler fark edilmiyor.

Fark etmek, unutulmuş bir sanat.

Bir rüzgârın sesi, bir gölgenin düşüşü, bir otun dansı…

Hepsi orada ama biz başka bir yerdeyiz.

 

Bir an durmayı denesek, bir nefes alsak,

Belki o otların dansını fark ederiz.

Belki de fark etmediğimiz şey, sadece otlar değildir; kendimizizdir.

 

O otlara bakarken bazen şöyle düşünüyorum:

Basit olan neden bu kadar uzağımızda?

Belki büyüdükçe karmaşıklaştık.

Daha çok şey istedik ama daha az hissettik.

 

Bir ot, rüzgârla birlikte eğilip kalkarken

Bize sabrı, esnekliği, kabullenişi anlatıyor aslında.

Toprakta kalmayı ama rüzgâra da izin vermeyi...

Hayatın sırrı belki tam orada gizli:

Direnmeden dimdik kalabilmek, kırılmadan eğilebilmek.

Ve belki de hayatın anlamı o sessizliktedir;

Bir otun rüzgârla anlaşmasında.

 

Bazen durup sadece izlemek gerek:

Bir otun rüzgârla dansını,

Bir anın kendiliğini.

Çünkü o anlarda dünya susar,

Ve insan nihayet duymaya başlar.

 

Ben duydum:

Belki de hayat, yavaşlayanların ödülüdür.

Bir otun dansını görebilenlerin.

 

Öz., Ekim 24, 2025

Video: Öz., 🌿Haziran 20, 2024. Yalova-Çınarcık


20 Ekim 2025 Pazartesi

Kendi Hâlinde Olmanın Zarafeti 🌿


İnsanlar güzelliği hep yanlış yerde aradılar.

Bir yüzün simetrisinde, bir bedenin ölçüsünde, bir etiketin ağırlığında...

Oysa ben, hiçbir zaman orada bulamadım güzelliği.


Gerçek güzellik ne aynalarda ne gösterişte ne de kalabalıkların alkışında gizlidir.

Ben hep başka bir şey aradım: kendi hâlinde olmanın sessiz zarafetini.

Sessiz ama anlam dolu, sakin ama derin bir varoluşu….

 

Kendine yeten, kendi işine bakan;

başkalarıyla yarışmayan, sessizce üreten, iç dengesini koruyan insanları.

Bir şey kanıtlamaya çalışmadan ışık saçanları…

İçlerinde gösteriş değil, sükûnet taşıyanları…

 

Bağırmadan var olan, parlamaya çalışmadan ışık saçan bir dinginlik...

Hep onlar bana çekici geldi;

çünkü hiçbir şey olmaya çalışmıyorlardı…zaten kendileriydiler.

 

Bir tür “Ben buradayım ama göz önünde olmam gerekmiyor” hâli.

O sakinlik, o içe dönüklük, bende saygı uyandırır.

Bilirim ki o insanın enerjisi dışarıya değil, kendi içine dönüktür.

Onu kendini kanıtlamaya değil; üretmeye, yaşamaya, düşünmeye harcar.

 

Güzellik, dışarıdan bakınca dikkat çekebilir belki,

ama benim için asıl çekicilik bu içsel duruştadır.

Bir yüz değil, bir tavır etkiler beni.

Kendini sessizce var eden bir insanın yanında huzur bulurum.

Kendi içine çekilen, ama orada bir dünya taşıyan o duruluk…

 

Ne rekabet vardır o hâlde ne gösteriş.

Sadece “olmak” vardır… Sade, derin, gerçek bir varoluş.

 

Gerçek güzellik, fark edilmek için değil,

kendin olabilmek için gösterilen cesarettir.

 

Ben artık o hâli seviyorum;

Dünyayla kavga etmeden, kendi içindeki sükûnetle güçlü kalmayı.

Kendimle barıştıkça, dünyanın gürültüsünden uzaklaştıkça,

güzelliğin en sessiz hâlinin aslında en gerçek hâl olduğunu fark ediyorum.

 

İşte tam da bu yüzden benim yolum sessiz.

Ama o sessizlikte bir denge, bir bütünlük var.

Kendimle konuşmayı, susarak anlatmayı öğrendim.

Bu asla bir kayboluş değil, bir dönüş.

Sesimi kısmadım; sadece sessizliğin dilini öğrendim.

Artık parlamayı değil, ışık olmayı seçiyorum.

Çünkü kendi içimde yandıkça dışarıyı aydınlatmanın yolunun oradan geçtiğini biliyorum.

 

Öz., Ekim 15, 2025


13 Ekim 2025 Pazartesi

Kendine Dönmek: En Uzun Yolculuk

 


Dün bir yazı okudum. Bazen bir sesin kelimeleri, insanın kendi sessizliğini de anlatır… İçinizde uzun süredir sessiz kalan bir yerin sesini duymanıza da vesile olur.

Belki aynı sessizliğin içinden geçen herkes gibi ben de birkaç cümle paylaşmak istedim.

Bana ilham veren ve sessizliği sevmeyi hatırlatan satırlara teşekkürle…

  .............          .................            ...................          

Kendine Dönmek: En Uzun Yolculuk

Bazen en büyük uyanış, kimsenin görmediği bir bahçede sessizce yeşerir.

Ne bağırarak ne savaşarak ne de kanat çırparak…

Sadece içeriye doğru bir adım atarsın ve dünya seninle birlikte susar.

 

Ancak bizler hayat boyunca ruhumuzun sessiz çağrılarına kulak vermek yerine büyümeyi ve iyileşmeyi hep dışarıda aradık: Birilerinin onayında, birilerinin alkışında, dünyanın gürültüsünde ve telaşında…

Sanki ne kadar dışarı bakarsak, o kadar var olacağız sandık.

Kendi sessizliğimizin derinliklerine dönmek yerine, gözlerimizi içimize çevirmekten sakındık, hep başka gözlerde var olmayı seçtik.

Sanki içimizdeki boşluk, dışarının gürültüsüyle dolacak sandık.

Sonra bir şey oldu. Küçük ama derin bir kırılma.

Bir yorgunluk, bir duraksama, bir “artık yeter” anı.

Meğer bütün yollar dönüp dolaşıp içimize varıyormuş uyanışı belki de.

İşte o an, dışarıdan içeriye bir kapı aralandı ve en uzun yolculuğumuz başladı.

Ve anladık ki asıl büyüme, sessizlikte olur.

 

Ama sessizlik, ilk başta korkutucudur.

Çünkü orada, tüm maskelerin düşer; karşında duran tek kişi, tüm kırılganlığın, tüm sırların ve tüm söyleyemediklerinle kendindir.

İçine döndüğünde, sessizlik de bir anda dar gelmeye başlar.

Çünkü içinde sakladığın her parça, artık çıplak ve gerçek hâliyle gözlerinin önüne serilir. Ve o an anlarsın ki, kendinle baş başasındır…

Maskesiz, savunmasız ama aynı zamanda gerçek ve özgür.

 

Bir süre sonra fark edersin ki; o sessizlik, bir boşluk değil.

Seni yeniden doğuracak kadar güçlü, seni yeniden inşa edecek kadar derin bir alanmış meğer.

Çünkü her yüzleşme, her dalgalanma, her susuş seni biraz daha köklendirir, biraz daha olgunlaştırır.

 

Bir sabah uyanırsın, kahveni sessizce yudumlarken fark edersin:

Artık kimseye yetişmeye çalışmıyorsun.

Hiçbir yarış kalmamış.

Sadece sen varsın, nefesin var ve o derin, huzurlu sessizlik…

Ve o anda anlarsın:

Büyümek, bazen bir çiçeğin güneşi bekleyişi kadar sade,

bir denizin kendi dalgasına teslim oluşu kadar sessizdir.

Bazen de toprağın karanlıkta kök salışı kadar görünmez ama kararlıdır.

 

İşte tam da bu yüzden kendine dönmek bir kaçış değildir. Aksine en cesur yolculuktur.

Çünkü dış dünyayı değiştirmeye çalışmak kolaydır; asıl önemli olan iç dünyanı görmek, kabullenmek ve sevmek… Kendini terk etmemek ve kendi hikâyeni sevmek. İşte bu gerçek bir uyanıştır.

 

Kendine dönmek dünyadan kopmak değil, aslında dünyayı kendi içinden yeniden kurmaktır.

Ve belki de en sonunda fark edeceğiz:

Gerçek olgunluk, artık kimseye bir şey kanıtlamaya ihtiyaç duymadığın anda gelir.

Sessizliğinle bile ışık saçmayı öğrendin ve artık kendi içindeki bahçede çiçek açıyorsun.

Frost’un da dediği gibi: “En iyi çıkış yolu, her zaman içinden geçmektir.”

 

Yazan:     Öz., Ekim 12, 2025

Fotoğraf: Öz., 11 Nisan 2024 Çınarcık/Yalova

18 Nisan 2025 Cuma

 Gazze ' de Çocuk/tum


Sen gelene dek

Çocukça düşlerimi koydum

Karanlığın kan kokan ceplerine


Annem

Babam

Bez bebeğim

Emziğim...

Ateş toplarının vahşet rüzgarında

Savruldu ölümün kızıl koynuna


Kirpiklerim sana uyanana dek

Bir serçenin kanadında

Sustayım sus...


Barış, tut ellerimden

Güneşe bakmak

İnsan olmak

Çocuk olmak istiyorum


Gazze’nin atlasına küs uçurtmasıyım

İpim savaşın ölümlere değmiş ellerinde...


Beyaz Ağıt / Mehtap Altan

08.01.2009


 "Herkesin zamanı farklıdır. Geç kalmadın, erken de değilsin" derler. 

Bu bir avuntu cümlesi midir? Bilmem. İşte bu fotoğrafta üç farklı renkte üç çilek... 

Geç mi? Erken mi? Zamanında mı?..



29 Nisan 2021 Perşembe

Yine, yeni, yeniden...


Yakın zamanda çektiğim bir fotoğraf. Hayatında ne yaşarsan yaşa, yeniden başlayabilirsin diyor.


A photo that I've taken recently. It says; whatever you live in your life, you can start over again.


 

Bakmak ve Görmek

Bugün bakmak ile görmek arasındaki farkı yaşadım. Yoksa üniversitede çokça üzerinden geçmeme rağmen, atılan beton üzerine yapışarak ortaya çıkan bu yaprağı yeni gördüğümü nasıl açıklayabilirim? Evet görmek; akıl, kalp ve göz ile olsa da her şey nasıl baktığımızda gizli. Yoksa bakış açısı demezdik. Bakmak ile görmek arasındaki fark insanlar arasında da yaşanmıyor mu?

Cahit Zarifoğlu "düştümse sana bakarken düştüm" dememiş mi.

Şems-i Tebrizi "Senin baktığına herkes bakar; ama senin onda görebildiğini herkes göremez." demiş.

Yine ne güzel demiş Şems,

"bakan gözdür çünkü gördüğüne anlam katan. Tıpkı Mecnun'a sordukları gibi ne buluyorsun bu kara kuru Leyla'da diye, “Siz bir de onu benim gözümden görün

Çünkü görmek derinlik gerektirir.

Öte yandan bakmayı da bilmiyorsan artık göremezsin de.

Behçet Necatigil'in dediği gibi


"Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Yani artık ne bakanımız ne görenimiz var.

Oscar Wilde ise şöyle der: “Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz ama yıldızlara bakıyor bazılarımız.” O zaman bakmak kimi zaman umuttur. Ama ummak ta bazen küsmektir. O zaman biz yaprağa bakalım. Nasıl da iz bırakabilmiş.

Yazan: Öz.


10 Ocak 2012 Salı

Kim's Island

    Banka kredisinin faiziyle birlikte ödeyemeyeceği bir tutar olduğunu öğrenen Kim adında bir adam kendini Han Nehri'nin karanlık, suskun sularına atar. Uyandığında üstü başı kumla kaplanmış , yerde yatmaktadır. O zaman, kendisini öldürmeyi başaramadığını ve nehirde bilinmeyen bir adaya(Bam adası) sürüklendiğini anlar . Binanın tam karşısında 63.bina adı verilen bir bina vardır . Bir dahaki intiharını buradan atlayarak yapmayı düşünürken birden adada yaşamaya karar verir. Artık kredi kartları yoktur, telefonu yoktur .Kendini rahat hisseder. Bir süre yemek olarak bulduklarıyla yetinir. İlerleyen günlerde bazı şeyleri kendisi üretmeye çalışır. Gübreyi bile :)    


     Nehir kenarındaki binalardan birinin bir dairesinde yıllarca odasından dışarıya adımını atmamış bir genç kız vardır. Annesi bile işe giderken bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğunda cep telefonundan mesaj atarak cevap verir. Yediği yemeklerin kalorisini hesaplayarak dışarda spor yapmak yerine evde adım atar. Odası çöp doludur. Bir gün dürbünüyle bakmaktayken bir ada üzerinde tek başına yaşayan bir adam gözüne ilişir ve merak eder. Günler günleri kovalarken, adamın yalnız ama halinden hoşnut yaşamı merakını öylesine artırır ki onca yıldan sonra odasından dışarı çıkmasına sebep olur. Tabi ki odasından çıkmasını gerektirecek bir sebep vardır. Bu sebebi filmi izlerken öğrenin isterim. İlginç bir filmdi. İyi seyirler.




21 Ekim 2011 Cuma

Kovulmuşların Evi'nden


“Ben” dedi kadınlardan biri diğer kadına, “otuz yıldır bu evde kendi içini doldurmaya terkedilmiş bir günlük gibiyim. Sanki dört duvarla ciltlenmişim de hiç dışına çıkamamışım tutulduğum günlüğün. İlk zamanlarda bomboş sayısız yaprağım vardı, onlara bakıp umutlanırdım. Bütün kayıplarımın, o yapraklardan birinde yer bulacağını düşünürdüm. Yanılmışım. Tozunu sildiğim camlar tekrar tozlandı; pişirdiğim aşı yeniden pişirdim; büyüttüğüm çocuklar bana hep çocuk döndü; boyadığım duvarları bir daha boyadım ve her seferinde solan çiçeğin yerine vazoya, solacak yeni bir çiçek koydum. Hayatın bende dolduracağı yapraklar gittikçe azalıyor. Bundan sonrası, bundan öncekinden başka olmayacak, biliyorum. Ama yine de her akşam şu kapıyı aralarken, içimde bir genç kız, bana ne beklediğimi soruyor. Keşke bir tek bunu çözebilseydim…”

(Ali Ayçil, Kovulmuşların Evi)

Not: Bazı kitaplar vardır.Bir yerlerde rastlaşırsınız.Kitaptan bir bölüm,bir alıntı okursunuz;sonra da o kitabı okumak istersiniz.Bu kitabı okuyup ta bana tavsiye eden olmadı.Bir yerlerde karşıma çıktı.Sırf bu bölüm yüzünden onu okumak istiyorum.Belki benim içimdeki genç kız da neleri beklediğime bir cevap bulur..

11 Ekim 2011 Salı

Doktor ben bugün tüm oyunlarımdan caydım anlıyor musun?


Doktor bugün size gelmeden önce, çocukluğuma indim göğsümdeki 23basamaklı merdiveni kullanarak…
 Masallarımdan geriye kalanlar ne kadar şaşırtıcı bilseniz… 
Şimdilerde Pinokyo’ nun burnunu kanatıyor yalanlar…
Alice yadırgamıyor artık iskambil kağıdı adamlarla yakıştırıldığında…
Gulliver başka ütopyalara alınmıyor pasaportsuz… 
Pollyanna da vazgeçmiş hoşnutluk masalından… 
Peter Pan korsan yayınlarla vurmuş voliyi…
Rapunzel prensi beklemeyi bırakıp ejderhayla işi pişirmiş en sonunda…
Donkişot beyaz bayrak sallıyor yel değirmenlerine… 
Şimdilerde Sindrella saat ne zaman 12 yi gösterse intihara meyil ediyor… 
İçlerinden bir Quasimodo değişmemiş sanki… 
Hala dünyanın yükünü taşıyor kamburunda…
Doktor ben bugün tüm oyunlarımdan caydım anlıyor musun?

(Özgür Gümüşsoy)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Come Rain Come Shine(I Love You, I Don't Love You)

Film genç bir kadının iş seyahati için Tokyo'ya giderken eşine,başka bir adam için onu terk etmek istediğini söylemesiyle başlıyor. Erkek , eşinin söylediğini sessizce onaylıyor ve kimin için terk edildiğini de bilmek istemiyor. Bayan eşyalarını toplarken bir fırtına başlıyor. Ve bu her ikisine özellikle bayana tekrar düşünmek için zaman kazandırıyor. Ayrılıktan önceki son bir günü anlatıyor.
Aslında evde o kadar iyi geçinen , birbirlerini hala seven duygusunu veren,birbirlerine saygılı bir çiftle karşı karşıyayız.Ayrılacak Türk çiftlerinden çok farklı yani.Hyun Bin bir başka erkek için  terkedilse de sizi deli edecek bir sakinliğe sahip.Belki de bu sakinliği sayesinde evliliğini kurtaracak :) Bilemiyoruz.Filmin sonu açık uçlu.Ama olacak bence :)

Çoğu kişi bu film için olumsuz eleştirilerde bulunmuş.Ama ben My Sassy Girl ve A Moment to Remember dan daha çok beğendim.Evet film biraz yavaş ilerliyor.Daha çok sessizlik ve yağmur sesi var filmde.Ama bazen bilirsiniz sessizlik konuşur.
Aslında ben hala bu kadar  anlayışlı ,sakin , yardımsever bir insanı neden terk ettiğine anlam veremedim.Bir de Hyun Bin'in hiç mi suçu yoktu?Evliliğini kurtarmak için hiç mi bir şey yapmadı?Kabullendi mi?Yoksa çabalarından sonra yapabildiği tek şey sakin kalmak mı? Filmin sonundan çok bunları merak ettim :)
Filmde ayrıca fon müziği gibi sürekli bir yağmur sesi var.Filmi izlerken ben bile bu durgunlukta ve yağmur sesinde hayatımda vermiş olduğum kararları düşünmeye başladım.Ayrıca filmin geçtiği ev o kadar güzel ki.Dağınıklık içinde bir düzen..Evdeki yağmurdan dolayı olan sızıntı belki de evliliklerindeki sızıntıyı da simgeliyor.Bu tür simgelerle karşılaşabiliyorsunuz.Bir de kedi simgesi var :)Filmde bayanın sık sık kahve içmesi de dikkat çekici.Ben de önemli kararlar alırken,hayattan sıkıldığımda,önemli bir ders çalışmaya başlamadan önce hep kahve içerim.Bardağın içine sık sık bakarım, bardakla oynarım.Bu da tanıdık geldi bana :) İzlemeye değer bence.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Ditto Donggam 2000

 Aslında film izlemeyi çok sevmiyorum.Sadece dram ve gerilim filmlerini seviyorum.Kitap okumak tercihimdir.Fakat bu günlerde Kore sinemasına merak salmış durumdayım.
Ditto Donggam'ı arkadaşımın tavsiyesi üzerine izledim.Beni çok etkiledi.Umarım siz de beğenirsiniz.Filmden biraz bahsedeyim
.Ama bence izlemeden önce okumayın :)

Yoon 1979 yılında yaşayan bir üniversite öğrencisidir.Donghee isimli başka bir öğrenciye plotonik olarak aşıktır.Donghee ise orduda görev yaptıktan sonra tekrar okula döner.Bir gün Donghee arkadaşlarıyla sınıftayken Yoon onu gözetlerken yakalanır. Ve koşarak amatör radyo kulüp odasına geçer.Utancından, orada bulunma sebebine bir bahane arayan Yoon, masanın üzerinde duran bozuk radyonun kendisinin olduğunu iddia ederek yakalanmaktan kurtulur.Donghee ise ordudayken Yoon 'un kendisine yazdığı mektuplar için teşekkür ederek ayrılır.
Sumni Hur ise Yoon'un en yakın arkadaşıdır.Bacağını kırdığı için hastanede kalmaktadır.Yoon hastane ziyaretleri esnasında Sumni Hur'a Donghee den hoşlandığından bahsetmiştir.
Yoon,eve götürdüğü radyonun bozuk olduğunu bilmemektedir. Zaten, elektronikle de ilgilendiği falan yoktur. Fakat bir gün radyodan bir genel çağrı anansu alır. Anonsu yapan, Ji In adında, kendi yaşlarında bir delikanlıdır. İkili radyodan konuştukça, garip birşeyin farkına varır: Yoon 1979 yılında, Ji In ise 2000 yılında yaşadığını iddia etmektedir.Her ikisinin de birbirine kanıt sunması ve Ji In‘in radyosunun, fişi çekikken de çalışması üzerine ikili bu durumu kabullenir.
Ji In ve Yoon radyoda konuştukça birbirinin sırlarını paylaşmaya başlarlar.Yoon okuldan birisine plotonik olarak âşık olduğunu söyler.Fakat ismini söylemez.Ertesi gün okuldaki gösteriler sırasında Donghee yaralanır ve Yoon'un en yakın kız arkadaşı Sumni Hur ile aynı hastanede kalmaya başlar.Yoon da onu görmeye hastaneye gider ve alçısını imzalar.Akşam Ji In le radyoda konuşurken plotonik âşkının alçısına imza attığını söyler.Ji In heyecanla anne babasının da bu şekilde tanıştığını,onun da babasının kolunu kırdığında annesinin imzasını attığını ve okulda çok popüler olduklarını hatta Yoon ile aynı dönemde okuduklarını söyler.Yoon ise heyecanla isimlerini sorar.Ji In'in yanıtı ise Donghee ve Sumni Hur dur.Yani biri plotonik âşkı diğeri ise en yakın kız arkadaşıdır.Bu cevaptan sonra Yoon tepkisiz kalır.Onları tanıdığını birbirlerine çok yakıştıklarını söyler.Ve radyoyu kapatır.O gece sabah olmasını beklemeden hastaneye gider.Donghee'nin odasına girer ve alçısında Sumni Hur'un imzasını görür.Sonra Sumni Hur ve Donghee arasındaki bağları hatırlar.Donghee'nin alçısına Sumni Hur'un imza atması,hastanedeyken bavulunu Sumni Hur la birlikte toplaması v.s.Bunları hayal ederken bilinmeyen bir suçluluk içine girer.Ertesi gün Ji In ile radyoda kaderini bulma hakkında konuşur ve Donghee ile bütün bağlarını koparır.Ji In artık Yoon dan haber alamamaktadır.Anne ve babasının yıllıklarına bakmak için evlerine gider.Donghee,Sumni Hur ve Yoon 'un birlikte çekilmiş fotoğraflarını görür.Babasının alçısında annesi Sumni Hur ve Yoon 'un imzaları yanyanadır ve yıllıklarda aynı sınıfta olduklarını görür.Ve Yoon'un platonik aşkının babasının ta kendisi olduğunu görür.Bunu farkedince çok rahatsız olur.Peki Yoon babasını seçseydi O'na ne olacaktı?Belki de Yoon kendi duygularını feda ederek bu iki adama geleceklerini vermişti..
Ji In Yoon'u araştırmaya başlar.Hayatta olduğunu,bir üniversitede İngilizce bölümünde profosör olduğunu ve hâlâ bekâr olduğunu öğrenir.Hemen Yoon'un çalıştığı üniversiteye gider.Dersten çıktığında Yoon karşısındaki kişinin Ji In olduğunu anlar biraz gülümseme biraz gözyaşı ile konuşmadan yanından geçer.Ji In radyoyu çalıştırarak onu gördüğünü söylemek ister.Fakat radyo çalışmaz.Böylece zamanlar arasındaki arkadaşlık ta sona ermiş olur.Yoon Donghe'nin onun kaderi olmadığıın düşünerek,her şeyin üstesinden gelmiş gibi hayatına devam etmektedir.
Siz de zamanlar arası bu filmde kader dediğimiz şeyi sorgulamaya başlayabilirsiniz :)
Filmden alıntılar :
-Erkek arkadaşın nasıl?
+Düşünüyorum da belki kaderimizde birlikte olmamız yazmıyor.
-Her şeyin birbirine kavuşması umulmaz ki.Yaşayıp gördükten sonra buna kaderimmiş denir,önceden değil.

Söylediğim gibi onun yazgım olup olmadığını bilmek istemiştim.Ama öyle olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden kalbimden çıkıp gitmesine izin verdim.Ve çok çok uzun bir süre yürüdüm.Okulun her köşesini adımladım.Derler ki insanların bir kokusu varmış.Ve gittikleri her yerde bu kokuyu birakırlarmış.Koku yok olunca onlar da ölürmüş.Ama bazı insanların kokusu öldükten sonra bile kalırmış.Bazılarınınkiyse başkalarına geçermiş. Sonra her yere yayılabilirmiş. Onun kokusunu biliyorum. Gözlerim kapalıyken bile fark edebilirim.O ve ben. biz kesinlikle aynı duyguyu yaşıyoruz.Aynı kaderi aynı keyfi. Aynı kokuyu sürdürüp sonsuza dek yaşarız.Benim 1979'da hissettiklerim bu. 2000'deki senin de bunu hissedebileceğine eminim.

Filmin adı olan Ditto aynı demek.Alıntının son cümlesi "Benim 1979'da hissettiklerim bu. 2000'deki senin de bunu hissedebileceğine eminim."Yani aynı duyguları yaşıyorlar.Filmin adı belki de buradan geliyor.





31 Temmuz 2011 Pazar

KARANLIKTA (Was Dunkelheit War)

Kitapta ,kendisine bir türlü kimin miras bıraktığını hatırlayamadığı bir evde hasta yatağında yatan bir savaş suçlusunun karanlık geçmişi anlatılıyor.Kimi zaman şimdiki yaşamından kimi zaman geçmişten sürekli ayrıntılı tasvirler yapılmış.Bir üniforma ayrıntısı, makineli tüfek,sobada bir el,öksüren bir ses,bir namlu silueti,ayak sesleri,geçmişin derinliklerinden canlanan silik anılar,cevapsız sorular,yüzleşmeler,kendisine evi miras bırakanların , gecenin irkilten sesleri ve gölge misali bir yabancı...
Kim bu yabancı?Yaşlı adamın anılarının hiçbir köşesine yerleştiremediği tehlikeli biri mi?Yoksa bütün ömrü boyunca bastırdığı korkunç bir suçu ele vererek ete kemiğe bürünen öteki benliği mi?”

Aslında bunlarla yüzleşmek istemez,yaşadıklarından sıyrılmak ister .
Aradan çıkarması gereken,gözden kaçırmış olduğu bir şey gibi görürdü bunu.Hayali bir sınırdan,kendi varlığının sınırından ona doğru uzanan bir şey.İşte bu sınır,hep çok yakınlarda olmuştu,oysa uzun yaşamı boyunca kendisini bu sınırdan uzaklaştıracağını umut etmişti.Daha emin,ortalarda bir yere doğru.Başka pek çok kişinin daha bulunduğu bir yere doğru.”

Ve geçmişte yapmış olduklarından dolayı sürekli üşüyen bir adam.
Yaşadığı onca yaza rağmen ,bir şeyler hep kalmıştı.İçinde saklı,buz gibi,dokunulmaz ve soğuk bir çekirdek.”
..bu soğuğun sadece yıllardan beri kendi içinde hakim olmuş bir başka soğuğun karşılığı olduğu ve şimdi dışındaki soğukla içindeki soğuğun birleştiklerini hissetti.”

Kitap 2003 yılında Ingeborg Bachmann Ödülü'ne layık görülmüş.Fakat benim okumaktan zevk aldığım kitaplar arasında yerini alamadı.

Kitaptan Seçtiklerim :
Geçmişin tozu gözle görülmüyordu,onu silkelemek bir umut uyandırmıyordu.” 

Zaten geçmiş te geçmiş değil.”

Bir şeyi kendi isteğiyle yapmanın ne anlama geldiğini düşündü.Bir sonuca varamadı.Bir dizi durumun sonucu muydu?İnsanın,her halükarda yanlış veya daha da kötüsü , her halükarda anlamsız davranma baskısı olmadan kendi iradesini,kendi yargılama yetisini kullanmasına imkan veren bir şey miydi?Yoka tersi miydi,görünürde hiç seçme şansı olmasa bile insanın her an kendisinin karar verebilme iç özgürlüğü müydü?”

İnsan bu yeryüzüne geliyordu,yaşıyordu,ama zamanın nasıl geçip gittiğini hisetmiyordu ve sonunda yaşam bitiyordu ve hiçbir şeyi kavramadığımızı kabullenmek zorunda kalıyordunuz,en basit şeyleri bile kavramadığınızı.”

Az uyku,ince veya fazla bir yorgan gibiydi,insanın durup dinlenmeden ve tetikte kalarak çekiştirmesi gereken bir şey.Böyle bir uykuda ,huzursuzluk veren ve bir tehlikeye doğrudan işaret etmeyen bütün gürültüler,onları rüyanın içine çeken hareketlerle silkelenip uzaklaştırırlar,bu soğuk bir uykudur,insan ısınamaz,soğuktan titreyerek uyanır.”

Bir şeyleri aramaktan hoşlanmıyordu.Onu rahatsız eden,acil olarak ihtiyaç duyduğu şeyin elinin altında olmaması duygusu değil,o anda kendisine ait olan başka nesnelerin de bulunmaları gereken yerlerde bulunmuyor olabilecekleri ve böylece ipuçları gibi,kendi yokluğunda kendisi hakkında bir şeyleri ortaya koyabilecekleri ihtimaliydi.”

Karanlığın ne olduğunu anlamaya çalıştı , ne kadar amansız ve mutlaktı , hiçbir şey karanlığı yerinden kıpırdatamazdı. İnsan böyle bir karanlığın ancak çok küçük parçalarını aydınlatabiliyordu ,güneşin karşısında tüm ışık kaynakları gülünç kalıyordu. Çok güçlü lambaların bile sınırlı ışığı vardı.”


Öz.

29 Temmuz 2011 Cuma

MAHALLE KAHVESİ


Sait Faik Abasıyanık'ın Mahalle Kahvesi adlı kitabı Varlık , Yedigün, Büyük Doğu ,Yaprak ,Yürüyüş v.b.dergilerde yayımlanmış ya da hiçbiryerde yayımlanmamış 22 tane hikâyeden oluşuyor. En çok sevdiğim Dört Zait , Karanfiller ve Domates Suyu , Bir İlkbahar Hikayesi , Süt adlı hikâyeleri oldu.Dört Zait hikâyesi şöyle başlıyor :

Yolda bir cigara yakmak canınız istese,kibritiniz de olmasa ,gidip te kimden yakarsınız?Bir yol sormanız lazım gelse,kime sorarsınız?Bir kalabalığın toplandığı yerde ,ne oldu acaba,diye kime dersiniz?Ben öyle adamlardan biriyim.”

Ben de bu soruların cevaplarını önceden hiç düşünmemiştim.Kendimize yakın gibi hissettiklerimize mi soruyoruz , bizden farklı olanlara mı ya da kime rastladıysak O'na mı? Yazar bu soruları sorduğumuz kişileri psikolojik ve fizyolojik olarak incelediğimizi düşünüyor.Ama hikâyenin sonu başka bir konuyla birleşiyor.
İyi okumalar dilerim..

Kitaptan Seçtiklerim : 
Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmeyi,sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim.Ama şu sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adam,isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin.Kaç para eder!”

Her şey,bütün insanlar seni bekliyor.Onların arasında oynadığın oyunu bitirmeye mecbursun.Yeniden doğulmaz.Doğsan bile n'olcak?”Seni iki senede,iki senede değil ,iki günde aynı insan ederiz.Aynı kendini düşünen ,aynı haris,aynı kıskanç,aynı kötü huylu ,aynı sarhoş ,aynı budala oluverirsin.Seni aynı hastalıkla yıkmak için elimizde her şey var.”

Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmiş doğrusu.Herkesin bir ilkbaharı,bir yazı,güzü,kışı oluyor işte.İnsanın ilkbaharı,öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor.Bir at bir yaşında,hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır.Bir kuzu altı ayda koç olur.Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez.Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar,bir yalancı ilkbahardır.”

Bu şehirde düşünülemez.Düşünmek iyi değil,sıhhate muzurdur.Allah'ı bile düşünemezsin.Düşündün müydü karşına O'nun namına iğrenç mecmualar,nefesleri yırtık para kokan şairler,ölü bekleyen imamlar çıkar.Avaidini isterler”

Bütün iyilikleri ,bütün dostlukları ,tulumba gibi emeriz.Sonra dostluklar,iyilikler de kuyular misali kurur.”

Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey,gelmeyince sinirlendiriyor.”

Birden her günkü hayatın deli gömleğini sırtımda düğümlenmiş buldum”
  
İşsizlik insanı yorar.”

Öz.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

YERALTINDAN NOTLAR KİTABI'NDAN ALINTILAR

"...her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır.İnsanın günlük yaşamı içinde yalın bir anlama gücü,XIX.yy aydınının anlayış gücünün yarısı,hatta dörtte biri bie yeterlidir...Yani insanlar sıradan kişilerin ve işini bilenlerin anlayışıyla yetinmelidir.

"Kolay kazanılmış bir mutluluk mu?Yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?"

"Acı duymak anlamanın tek kaynağıdır."

“Belki de insan yalnızca refahtan değil,acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor.Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir.İnsanın , zamanı geldiğinde , acıyı tutkuya varan derecede sevdiği de bir gerçektir.”

“Benim kişisel düşünceme göre,yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor.Bu açıdan,ne yalnız başına refahı,ne de yalnız başına acıyı yeğlerim...Acı,kuşku ve inkar demektir...Bununla birlikte ,insan gerçek acıyı tatmak istediğinden,çevresinde bir kargaşa yaratmak,yok etmek,dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz.Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?”

“Doğa yasası olması gereken davranış acıyı azaltmaz,bilakis çoğaltır.”

“İnsanın gözü yalnızca kederi ve acıyı görür de mutluluğu fark etmez.Düşününce , mutluluktan da yeterince payımızı aldığımızı görürüz.”

“Bir kere olsun bilinçli olmayı bir yana bırakarak,nedenleri aramadan,derinliğine düşünmeden,gözü kapalı kendini bırak bakalım duygularının aklına.”

“Yağmur yağarken bir saray yerine bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için oraya sığınırdım.Ama kümes, beni yağmurdan korudu diye de ona minnettar kalıp,saray gibi göremem doğrusu.Şimdi ; bana gülerek, böyle bir durumda kümesle sarayın arasında bir fark olmadığını söyleyeceksiniz.'Evet, yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı söylediğiniz doğru olurdu' diye cevap veriyorum size.”

“İçimdeki duygularım hep beni izlediler.Ortaya çıkmak için zaman ve fırsat arıyorlardı;ama bunlara izin vermiyor,özellikle engelliyordum.”

"Ben gerçekten kötü bir insan değilim.Ne aksi bir adamım ne uysal; ne namuslu, ne alçak, ne de onurlu biriyim. Ne kahramanım, ne de bir korkak.Hiçbir şey olamadım."

“Ne herhangi bir kişiye benziyordum,ne de herhangi biri bana.Ben tek başımaydım,onlarsa hep birlikteydiler...”

“Siz insanı eski alışkanlıklarından vazgeçirmek ,onun iradesini bilimle , sağduyuyla uzlaşacak biçimde düzenlemek istiyorsunuz.Ancak insanların değişmesinin yalnızca olanaklı değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu nereden biliyorsunuz? İnsan iradesinin böylesine düzeltilmeye gereksinmesi olduğu konusundaki kararınızı neye göre veriyorsunuz?Kısacası , böyle bir düzeltmenin insana gerçekte yarar sağlayacağına nasıl karar verdiniz?Aklın ve matematiğin desteklediği,gerçek ve normal çıkarlara karşı gelmenin ,insan için hep yararlı olduğuna,bunun hepimiz için bir yasa sayılacağına neden inanıyorsunuz?”

"İnsan olmak için neden çabalıyoruz ki...İnsanın etiyle kemiğiyle,kanıyla bir genelleme yapıp,sonra da içinden çıkamıyoruz.'Genel bir insan'anlamını bilmeden,ne olduğu belli olmayan bir şey için çalışıyoruz .Gerçekte insanlar ölü doğmuştur.Uzun zamandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz.Bu durumdan zevk alıyoruz.Bir fırsatını bulsak,neredeyse beynimizdeki fikirlerden ve düşüncelerden doğmayı gerçekleştireceğiz."

“Akıllı insanların bir baltaya sap olamayacaklarını ve yaşamda başarılı olanların sadece aptallar olduğunu düşünerek avutuyordum kendimi.XIX.yüzyılın insanı öncelikle iradesiz olmalıdır,hatta buna zorunludur.Becerikli ,iradeli bir insan oldukça dar kafalıdır.”

“Bütün güzel ve yüce şey'lerin inceliğini kavramaya hazır olduğumda,evet böyle zamanlarda,bunları hissedeceğime gereksiz,saçma sapan davranışlarda bulunuyorum...Nniçin ben iyilik, güzellik, yücelik gibi şeyler konusundaki anlama gücüm arttıkça, bataklığa daha çok gömülüyor ve boğulacak duruma geliyordum?”

“Sizlerin içinde bulunduğunuz kötü duruma rağmen , başka türlü olamayacağını ,değişemeyeceğinizi,dahası,bunun için zamanınız ve inancınız olsa bile,bunu istemeyeceğinizi anlamanın doyumsuz tadıdır bu.Ayrıca değişmek isteseniz de sonucu etkilemez ;çünkü sizin için başka çıkış yolu yoktur.”

“Üzüntüden,kederden ileri gelen ama kederin ve insanın içinde bulunduğu durumun güçlüğü oranında tadı artan bir zevktir.”

“Her kişinin anılarında sadece dostlarına söyleyebileceği,herkese açamayacağı yanlar vardır. Hatta dostlarına bile söylenmeyecek olan,insanın yalnızca kendisine söyleyebileceği sırlar da olur.Bunların dışında insanın kendine bile açamayacağı sırlar da vardır.Bunların , sahibinin onuru ölçüsünde artacağını söyleyebiliriz.”

"İşte, ben yapmacıksız bir insanı; onu özene bezene topraktan yaratan şefkatli bir doğa ananın görmek istediği gibi gerçek ve normal bir insan sayarım.Böyle bir insanı korkunç derecede kıskanırım. Yani böyle bir insan aptaldır!" 

“Kendisini aşağılamaktan hoşlanan bir insanın kendi özüne saygısı kalır mı?”

“Ben yaşadığımı anlamak için kendi kendime bir çeşit yaşama oyunu oynar,serüvenler uydururdum.”

“İnsanın adalet yerini bulsun diye öç almak istediği söylenir.”

"İki kez de böyle aşık olmayı denedim ve bu yüzden olmadık acılar çektim. Kalbimin bir köşesinde bu acıya inanamazlık, hem de bu acıyla alay etmek yeşerirken, yine de acı çekmeyi sürdürdüm. Üstelik sırılsıklam bir aşık gibi kıskanıyor ve kendimi kaybediyordum.Bunun tek sebebi can sıkıntısıydı."

“Sistemlere ve bazı soyut kavramlara öylesine bağlı olan insan mantıklı olabilmek için, gerçeği bile rek değiştirmeye, gözlerini ve kulaklarını kapamaya razı olur.”

“Uygarlık neyimizi yumuşatmıştır ki?Uygarlığın insanlarda duyguların çeşitlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaradığı yok.Oysa duyguların çeşitlenmesiyle birlikte , bir de bakıyorsunuz ki insanlar kan dökmekten daha çok hoşlanır hale geliyorlar.”

“Kişi uygarlığa bulaştıkça eskisinden daha iğrenç olmasa,daha fazla kan dökmese bile,daha kötü can aldığı bir gerçektir.Eskiden insanlar hak için kan dökerler,bu yüzden rahatça birbirlerini öldürürlerdi.Çağımızdaysa , insanı öldürmek suç sayıldığı halde yine de cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor.”

“Tüm isteklerimizin ve kaprislerimizin de formülü bulunursa?Daha doğrusu,bunların temellerine,hangi yasalarla oluşup geliştiklerine,çeşitli durumlarda hangi yolları izlediklerine ilişkin kesin bir matematiksel formül ortaya çıksa...İşte o zaman,büyük bir olasılıkla,insan belki de hiçbir şey istememeye başlar;çünkü formüle bakarak istemenin ne tadı olabilir ki?Çünkü özgür isteği,iradesi olmayan insan istemeyi bilir mi?”

“Sözün gelişi, sana maymundan geldiğimizi kanıtlamışlarsa, bu gerçeği yüzünü buruşturmadan kabul edeceksin. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden değerli olması gerektiği; erdem, sorumluluk, safsata, boş inanç denen şeylerin hep bu sonuca göre çözümlendiği kanıtlanırsa yine olduğu gibi kabul edeceksin, çünkü matematiğin ‘iki kere iki dört eder’ kesin sonucu vardır bunlarda. Hele bir karşı durmaya kalkın; ‘Aman efendim, nasıl karşı çıkarsınız? Bu, iki kere ikinin dört etmesi kadar açıktır! Doğa size danışmaz, onun sizin isteklerinizle, yasalarının hoşunuza gidip gitmediğiyle işi yoktur. Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar duvardır ,taş da taş...’ diye bağırırlar. Aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten? Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette; ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam.”

“İnsanın kasıtlı ve bilinçli olarak zararlı,anlamsız hatta son derece ahmakça bir isteğe kapıldığı tek bir durum vardır.Bu , ne kadar anlamsız olursa olsun,istemek hakkına sahip olmak,yalnızca akla uygun olan şeyleri istemek zorunda olmamak isteğidir.”

“İsteseniz de dilinizi çıkaramayacağınız,bütün bakışlardan uzakta ,nanik bile yapamayacağınız,sonsuza kadar ayakta kalacak camdan bir saraya inanmışsınız.Belki de bunları yapamayacağım için bu saraydan çekiniyorum.”

“İş çizelgeyle matematiğe dayanınca,ortada iki kere ikinin dört etmesinden başka bir şey dönmezse ,iradenin sözü edilebilir mi?İki kere iki,benim iradem karışmasa bile dört ediyor.İrade demek ,bu mudur?”

“Gururunuz yüzünden en küçük şeyleri bile sorun haline getirip,içinizde gerçeği çarçur ediyorsunuz.”

“Çağımızda , aklı başında olan her insan korkaktır,köle ruhludur ve ne yazık ki böyle olmak zorundadır.”

"Hiç kimseyle tek laf etmek istemezken; ani değişikliklerde bulunur, iş arkadaşlarımla konuşmak ve arkadaşlık etmek için neredeyse can atardım. Onlara duyduğum bu soğukluk birden ortadan kalkar, sevgiye dönüşürdü. Kim bilir, belki de bu duygular gerçekte yoktu, belki de kitaplardan kapma yapmacık duygulardı."

"En bayağı ve en aşağılık insanların aynı zamanda namus timsali olarak kalabilmeleri ancak bizim ülkemizde mümkündür!"
“Onu kurtaracak , uçurumların derinliklerine yuvarlanmaktan koruyarak yeniden yaşama dönmesini sağlayacak olan biricik güç sevgiydi.”

“Utangaç , temiz yürekli insanlar kendilerini çözümlemek isteyenlere bir çeşit çekingenlik duygusuyla sığınır ve kendilerini saklayarak alaycı bir ifadeye başvururlar.”

'' Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.''

“İnsan yaşamı boyunca bir kez , o da bir bunalım sırasında içini döker. ”
“Hareketlerimde başkalarınınkinden farklı bir yön çizeceğim diye ödüm kopuyordu.Fakat başka biri olmaya kim dayanabilirdi ki?”

"Bence iki kere iki dört yalnızca bir küstahlık. İki kere ikiyi yolunuzun ortasında külhanbey gibi duran, ellerini beline koymuş, her yana tükürükler saçan biri olarak düşünüyorum. Sonra da onun mükemmel bir varlık olabileceğini de kabul ediyorum ama her şeyi güzel görmeye başladıktan sonra, iki kere ikinin dört değil de beş olduğunu düşünmek ve bundan zevk duymak da olumlu olabilir." 

“İnsan gelgeç gönüllü,bir dalda durmayan yaratıktır.Belki de satranç oyunları gibi amaca ulaşmayı değil,amaca giden yolu sever.”

“Ben onu isteklerimde ve hayallerimde yaşatıyorum ya , bu bana da yeter;isteklerim var oldukça,o da var olacaktır.”

“Kalp birkez kırıldı mı, hiç kimseye aldırmaz ve hiçbirşeyi umursamaz. Belki mutluluğun sonu, ama huzurun başlangıcıdır bu. “

“Tam olarak anlama gücüne sahip bir insan kendisine saygı duyabilir mi hiç?”

“Yoksa dünyaya gelişimin tek nedeni,varlığımın bir yalan olduğu sonucuna varmak için mi?”

"..ama şuna iyice inanıyorum ki, değil fazlasıyla bilinçli olmak, bilincin her türlüsü hastalıktır.”

"Benim yaşam biçimim şudur:Sizlerin yarı yolda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürmek yalnızca."